Virginia Woolf’un döneminde fotoğraflarla ilişkimiz bugünkü düzeyinden çok uzaktı elbette, ancak Woolf bir bakıma şanslıydı, zira etrafında, o dönem fotoğraf konusunda nam salmış isimler vardı. Örneğin, Britanya fotoğrafçılığının en önemli figürlerinden Julia Margaret Cameron, Woolf’un annesi Julia Jackson’ın kuzeniydi ve ailenin pek çok fotoğrafına imza atmıştı. Cameron dışında, Woolf’un yakın çevresinden Ottoline Morrell ve Vita Sackville-West de fotoğrafla ilgileniyordu.
Woolf’un günlüklerinden ve mektuplarından anladığımız kadarıyla, dostları ve akrabalarıyla sık sık fotoğraf deği ştokuşunda bulunurdu; fotoğraflar onun için bazen sığınılacak bir liman, eskiyi yad etmek için vesile olurdu.
Woolf, bir keresinde kız kardeşine yazdığı mektupta mektupta, birinin portresini çizmeyi, boyalarla onlarca fotoğraf karesini bir araya getirmeye benzetmişti.
Harvard Üniversitesi tarafından dijital ortama aktarılan kişisel albüm, Virginia Woolf edebiyatı üzerine çalışan akademisyenleri olduğu kadar okurlarını da heyecanlandırabilecek, onun hayatına, son dönemini yaşadığı eve ve yakın çevresiyle ilişkilerine dair fikir verebilecek fotoğraflar barındırıyor. Albümde 1890 yılından Woolf’un ölümüne dek uzanan genişçe bir dönemden fotoğraflar görüyoruz.
Woolf, eşi Leonard’la birlikte yaşamının önemli bir bölümünü Londra’dan uzakta, kırsal alandaki Monk’s House’ta geçirmiş, burada pek çok önemli yazarı konuk etmişti. Woolf, 1919 yılından, Ouse nehrine atlayarak intihar ettiği 1941 yılına dek burada sık sık kalmıştı. İnzivaya çekilmeye uygun bir ortam sağlayan, geniş bahçelerle çevrili bu ev de fotoğrafların öznelerinden biri. (Open Culture)
Kaynak: Sabit Fikir
Virginia Wool için yazılmış bir yazıyı Özgür Denizli okurlarıyla paylaşıyoruz.
Virginia Woolf ve Feminizm (Ebrar Er)
Virginia Woolf’un düşüncelerini tam olarak anlayabilmemiz için öncelikle yaşadığı dönemin şartlarını bilmemiz gerekiyor. Woolf, on sekiz yaşına geldiğinde ilk zorluk olarak eğitim eşitsizliğini gördü. Öyle ki günümüzün en önemli okullarından birisi konumunda olan Oxford’a kadınların kabul edilmesi 1920’li yılları bulmuştu. Bir diğer önemli okul olan Cambridge ise kadınlara yalnızca “titular” denen diplomalardan veriyor fakat bu diplomalar, kadınlara diplomanın kendilerine sağlaması gereken ayrıcalıkları sağlamıyordu. Böyle bir ortamda yetişen ve kardeşleri okula giderken kendisi okumaktan mahrum bırakılan Woolf, hayatının sonuna kadar bunun üzüntüsünü yaşadı.
“İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.”
Örnekleri çoğaltmak gerekirse; Cambridge’de okuyan kardeşlerini görmeye giden Woolf’un tek başına kütüphaneye gitmesi ve çimenlerde yürümesi dahi yasaktı. Okulların erkek bölümlerinde erkek öğrencilere verilen yemekler bile kadın öğrencilerin yemeklerine göre oldukça iyiydi.
İşte böyle bir çağda yaşayan Virginia Woolf, bu cehaletle mücadele etmeye kararlıydı ve bunu en iyi bildiği metot olan yazmakla yaptı. Seslerini çıkartıp, karşı koymaları en çok korkulan şey değil miydi zaten? Kadınların özgürlükleri yoktu. Tek başlarına dışarı çıkamıyor, ailelerinin mecbur bıraktığı insanlar dışında kimseyle tanışamıyor ve yine aileleri kimle evlenmelerini isterse onunla evleniyorlardı. Düşünmeliler, okumalılar ve bu zihniyeti yenmeliydiler.
“Kadının varlığına katlanamayan zihniyet; elbette onun yazmasına, okumasına, düşünmesine de karşıdır..”
Kendine Ait Bir Oda
“Bir kadının kendine ait bir odası ve geçinebilecek kadar geliri yoksa, roman ya da öykü yazabilmesi pek olası değildir.” Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” kitabına verdiği ismin nedenini bu şekilde açıklıyor. Ona göre maddi ve manevi özgürlüğü olmayan bir kadın estetik açıdan başarılı ögeler üretemez. Virginia’ya kitaplarını yayınlaması konusunda çok yardımcı olmuş eşi Leonard Woolf da bu konu hakkında bir konuşmasında, eşinin yazdıklarından çok az para kazandığını ve eğer maddi sıkıntıya düşmüş olsaydı edebiyata fazla zaman ayıramayacağını söyler.
Woolf, Kendine Ait Bir Oda’nın bir bölümünde yaşlı bir piskoposun, yaşamış ve ileride yaşayacak hiçbir kadının Shakespeare zekasına sahip olamayacağını söylediğini hatırlatır. Ardından zihninde Shakespeare’in kız kardeşi olarak yarattığı Judith isimli kadının başından geçenleri anlatmaya başlar.
Dahi bir kız olan Judith, ilkokula bile gidemez. Kitap okumaya çalıştığında azarlanır. Sürekli babası tarafından dövülür. On yedi yaşına geldiğinde ise, istemediği biriyle zorla evlendirilmek istediğinde Londra’ya kaçar. Bir tiyatroda çalışmak istediğinde, tiyatroda kadın rolünü erkek çocuklar oynadığı için oradan da kovulur. Aç ve sokakta kalınca ise Nick Greene adlı adamın metresi olur. Hamile kalınca ise çareyi kendini öldürmekte bulur. Erkek olarak doğsa parlak bir hayatı olacak Judith, toplumsal eşitsizlik yüzünden daha yirmi yaşında hayata veda etmiştir. Woolf, cinsiyet eşitsizliğine farklı bir perspektiften yaklaşır.
“Dünya erkeğe dediği gibi kadına da istersen yaz, beni hiç ilgilendirmiyor demiyordu. Dünya kaba bir kahkahayla, yazmak mı diyordu. Yazmak senin neyine? “
Bir diğer bölümde ise Woolf, British Museum’a gittiğinde bütün kitapları erkeklerin yazmış olduğunu görür. Kadınların neden kadın haklarını savunmadığını merak eder. Bu itibarsızlık kadınların kadınlardan hoşlanmamasından mı kaynaklanıyor diye düşünür.
Kendine Ait Bir Oda, yazarın eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı sorgulamalarını ve pek çok perspektiften baktığı bir eserdir.
“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”
Kaynakça: https://www.cafrande.org/virginia-woolfun-feminizmi-mina-urgan/
Kaynak: Wannart
